17 Aralık 2010 Cuma

O

minik sevgilisini aptal yerine koyan arkadaşlarım oldu. lisedeki kızları iki dizeyle kandırıp, haftanın 3. gününü onlara ayıran, diğer günler sevgilisine dünyanın en onurlu adamı oyununu oynayan arkadaşlarım..  Bukowski, Küçük İskender manyağı, alkolik, geceyle gündüzü birbirine karışmış, güneşi görmeyen teni sararıp, sonbahar yaprağına dönmüş arkadaşlarım. 


saçları azalmıştı O'nun. tek derdi zengin bi hatunun jigolosu olmaktı. olamadı. bi tanesi ile gecesi güzel geçmişse, eczaneden saç dölükmesini engelleyen şampuan hediyesi kazanıyordu. diğerinden, bir paket Malboro sigarası.. 

akşamları minik hamsterının telaşla odanın içinde ordan oraya koşturmasını izliyor, yanında iki paket sigarayı harman ediyordu. fonda hep Ferfecir. Metin - Kemal Kahraman kardeşler. Kitap yazmak istiyordu, epsilon yayınevi ile irtibata geçmiş, bi rumuzla kitap hazırlığına girişmişti. "olmuş mu?" takdir duygusu ile sarmalanmıştı. kitabı hiç basılamadı.

sıkça çamaşırlarını makinaya atar, sanki üzerine sinen yabancı beden ve ucuz mekanların kokularını akıtırdı. ellerini uzatır, yaşlanmaya başlayan derisinden bakışlarını ayıramazdı. dakikalarca izlerdi onları. minik sevgilileri severdi. yaşlanmaya başladığını unutmak isterdi. 

O insanların ahlaksızlığından dem vuruyor, kendi isyanında boğuluyodu. boğuldukça bir şişe efes daha yuvarlıyordu mideye. yetmiyor, kalkıp bir beden aramaya gidiyordu sokaklara. ten tene değince bu yalnızlık bitecek sanırdı. olmazdı. kendinden, etinden midesi bulanır, çokça babasını anardı. ne yürekli adamdı O, ne ahlaklı, ne eşsiz, ne bu yüzyıldan ayrı, ne çağlar ötesi bi adam.. 

aydan aya 70'lik babasından harçlık gelirdi, Allah ne verdiyse. Gelen para kiraya yeterdi yetmezdi. Kendinden utanması tutardı o zaman, aydan aya bi hastalık nüksederdi bedeninde, kendini o dökük pub'a atardı. bakteri yuvası, dördüncü sınıf, ucuz birahaneye.. Hala babasından nasıl para isterdi?

çelimsizin tekiydi. üflesen uçacak gibi.. bi erkeğin bacağı kadınınkinden ince olur muydu, işte ordaydı. vardı. Levis kot ceket, Harley taşınmayacak kadar ağır bi çift bot almış, görüntüsünü cilalamıştı sözde. bilmem kaç ay taksidini ödemiş, onların havasıyla biraz adam olmuştu kendi içerisinde. üzerine bi bedene daha bulaşmış, bi bedene daha.. içindeki boşluk hep içinde kalmış, hatta daha da artmış, Levis'in Harley'in taaa anasına kadar sövmüştü. onlar da yetmemişti. çok yalnızdı.

minik kadınları severdi. minik elli, minik ayaklı. beyaz tenler O'na masumiyeti çağrıştırırdı. Annesi gibi. Esmer tenler yozlaşmayı..  güneşten utanırdı. karanlığı severdi, saklanırdı. göz çevresindeki çizgileri saklamak için gözünün içine bakmazdı kimsenin. alkollüykense insanın gözünün içine içine bakardı, inatla, hırsla. hesap sorarak, cesaretli, korkak. sarhoşken ağlardı. "kimse, hiç kimse, hiç birşey yetmiyo, içimde hep bişey eksik. dolmuyo." derdi. Sahneye her çıktığında Ahmet Kaya ile son noktayı koyar, "kendine iyi bak, beni düşünme, su akar yatağını bulur" diye dünyaya sitem ederdi. en yalnızlar beklerdi son şarkıyı, alkış kıyamet kopardı.

babasının dışında herkes çiğdi. olmamış. babası aradığında sesinde hiç duyulmadık bi saygı  belirirdi. öhüümm diye boğazını temizler, en tok, en gür ama en insan sesini takınırdı. kısacık konuşmada, annesini sorar, babasının hala iyi olduğuna emin olur, ben de iyiyimle telefonu kapar, sonra derin bi sessizliğe hapsolurdu. iflah olmaz bi yara kanardı içinde, kim olsa anlardı. "memlekete dönsen?" derdim arada, "dönemem" derdi. gözleri dolardı.

o zaman hayal kurardım, O'na asla anlatmadan. fazlasıyla uzamış o okulu bitiyor, öğretim elemanı oluyor, ya da kitabını bastırmayı başarıyor, babasının çok seveceği bi kız bulup evleniyor, ellerinle bi bebeyle, başarmış, hayata bi tarafından tutunmuş (!), başı dik köylerine el öpmeye gidiyor. babası, annesi henüz sağken, sağlıklıyken. aydan aya onlara harçlık gönderiyor. yeni bi renkli televizyon alıyor onlara, görmeyen gözlerine, yalnız kalmış evlerine şenlik niyetine. sigara içmiyor, annesi kendi elleriyle ayran çırpıyor O'na, O küçümsemeden ayranı içiyor. babasını "benim babam" diye gururla karısına tanıştırıyor. hepsini gülerken, hayal ediyorum. babası O'nun sırtını sıvazlarken. O babasının gözlerine bakabiliyorken.

Susarak oturuyoruz. Efes'in kağıdını soyarken gülümseten hayaller kuruyorum O'nun için. O bilmiyor.

2 yorum:

Yiğit ve Eren dedi ki...

Güzel.
Kendine iyi bak, beni düşünme her yiğidin harcı değildir. Takdir ettim.

Mehmet Fatih Doğrucan dedi ki...

ne gerek var heidi, doğan gün batar elbet, yeniden doğan gün başka sıcak başka iklimdir elbet. Ve mazi yıkanmakla bitmeyecek ama utanmakla yok olacaktır daracık hazerelerde, bil ki, utanmayacaktır bahsettiğin maziden, öyle kalacaktır hatıra çamurunda, Bil ki, utanmak tanrının insana verdiği saf tek eylemdir. hayvandan insanı ayıran düşünmekse, utanmak düşünmenin en naif sonucudur. sağlıcakla kal heidi, sevgili silahtarım