günlüğüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
günlüğüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Ağustos 2012 Cumartesi

Bayramınız Kutlu Olsun! :)


Ramazan Bayramınız kutlu, yüreğiniz umutlu, umutlarınız atlı, sevdanız kanatlı, mutluluğunuz katlı, sofranız tatlı, mekânınız tahtlı, ömrünüz bahtlı, yuvanız bereketli olsun... :)

7 Ağustos 2012 Salı

25 Temmuz 2012 Çarşamba

Günün Şarkısı :)

Sizin için belki eskidi ama benim için hala dumanı üzerinde, hep yeniiiiii.. :) Dinlemek istersen burada

8 Mayıs 2012 Salı

İlk Ahşap Boyamalarım :)

Bu takı kutuuum. :) Fakat hediye ettim arkadaşıma. Sonuçta doğaçlama ilk boyamam ve kıymeti başka bende.

Bu şemsiyelik. Hediye gidecek birine yine. :)

Bu da kahve tepsisi. Anneciğime yollayabilirim bunu da. Çalışmalarım zevkle devam edecek. :)

14 Nisan 2012 Cumartesi

piknik yapsak..

İzmir'de yine yağmur var. Birkaç gün daha kalacakmış. Yaz gelse de pikniğe gitsek.. 


26 Mart 2012 Pazartesi

hadi sosyalleşelim

Hem de dinimiz, dilimiz, ırkımızın önemi olmadan. :)


23 Mart 2012 Cuma

çiçek baharı

 Uzun kışın ardından nihayet baharım geldi. Bahçeler çiçeklerle bezendi. Kuşlar, börtü böcük neşe doldu. Şimdi kuzular, oğlaklar doğacak, ağaçlar filiz verecek. Bugün kollarımı açıp güneşin altında koşmak istiyorum. Sabah saatlerinde Aşkım'la, araba gürültüsünden önce  bisiklete atlayıp, köy yollarını tırmanmak istiyorum.







21 Mart 2012 Çarşamba

İzmit-İzmir Arası


Ağlamaklı başladığım otobüs yolculuğumu Bursa'dan aramıza katılarak şenlendiren sevgili çiğ sarı saçlı, ağzı gözü gripten yara içinde kalmış, yol boyunca telefonu toplamda onbeş dakika susmamış, hafif şehla bakışlı, her konuştuğu kişiye aşkım diye hitap eden pek eğlenceli kız arkadaş sana çok teşekkür ediyorum. Çünkü yolculuğun sonunda bademciklerim şişti, akşamında kendimi yatağa zor attım. Sayende izlediğim filmlerin yarısını  duyamayıp, senin anlattıklarına kulak misafiri olmak zorunda(!) kaldım. Anlattıkların ilginçti ben n'apiyim. Tüm arkadaşlarınla konuşurken sağ bacağın sol bacağının üzerinde sen gayet rahatken, gerçek aşkın aradığındaki huzursuz, heyecanlı tavrın gözümden de kaçmadı haberin olsun. Ama sana üzüldüm. Hele "aşkım artık sen beni sevmiyorsun di mi?" diye gerçekten çaresiz sorduğun soruda içim parçalandı yemin olsun. Zaten kanseri konu alan iki tane filmi üst üste izleme gibi bir gaflete düşmüş bulunmaktaydım. Bunda otobüs firmasının seçimleri de etkiliydi ona hiç girmeyeyim. Sen de öyle üzerine dramatik sözler söyleyince içim bi tuhaf oldu. Arada bir farkettiysen filmin sesini kıstım; seni daha iyi duyabilmek için. Bazen anlattıkların ilgimi çekmedi, filmin sesini açtım; seni duymamak için. İşte şimdi beni anlıyorsun. Eğer ben de sana selam verip konuşsaydım, tüm hayat hikayeni benim gözlerime bakıp yol boyu anlatmandan korktum. Çünkü o zaman filmin sesi falan olmayacaktı. Sadece senin sesin... Bana Bursa'da gece hayatının renkliliğinden bahsedecek, dün gece 6-7 shot tekila içtiğini, bir gece de 200 lirayı mekanda nasıl bırakıp çıktığını, oradaki zibidi gencin sana yazmasını, senin "yaa git belanı benden bulma" diye O'nu yollamanı, Bursa'daki güzel kızların İzmir'deki kızlardan çok daha fazla olduğunu -ki ben de İzmit için aynı şeyi söylemiştim-, bir kez fıtık ameliyatı geçirdiğini, bacaklarını narkozdan bir süre daha hissedemeyip çok korktuğunu, şu anki haline şükrettiğini, ameliyattan önce seni doğumhaneye aldıklarını çünkü karnının çok şiş olduğunu ve seni hamile sandıklarını, devlet hastanesindeki hemşirelerin bilinçsizliğini, futbol maçlarına olan ilgini, takımın için kombine bilet aldığını, sonra onları toptan devrettiğini, annen ile pek anlaşamadığını, para makinanın da annen olduğunu, eğer bunları öğrenirse oylum oylum selvi boylum diye nitelendirdiğin durumun yaşanacağını, geçen hafta İstanbul'da, iki gün Bursa'da, şimdi Aydın yolunda, sonra Ankara, daha sonra da İzmir'de olacağını dinleyecek ve çok sıkılacaktım. Sana diyeceğim şudur ki, Allah sevgiline sabır versin. 


*Fotoğraf "3 Women" filminden.

13 Mart 2012 Salı

olabilir

Sonra olmadık bir yerde, olmaz dediğin kıyafetler içinde, olur olmaz dikkatini birşey çeker. Kadın eski, mütevazi çantasından Dostoyevski'nin "Yeraltından Notlar"nı çıkarır ve okumaya başlar. Olmaz mı olabilir. 

-insan kıyafetiyle ağırlanır, fikirleriyle uğurlanırdı sahi- 


6 Mart 2012 Salı

kişisel duyuru

Film eleştirilerimi artık şu adreste yazıyorum. Hatta ilk yazım için ... http://www.sinemakulubu.com/blog/movie-review/we-need-to-talk-about-kevin/


18 Ocak 2012 Çarşamba

Şampuanım, Saç Kremim

Açıkçası ben de saçlarıma market tipi şampuanları deneyip, istediği sonucu bir türlü alamamış biri olarak, oturup internetten forum sitelerini okuyup araştırmaya karar vermiştim. Bu konuda "kadınlar klübü" ve "melekler mekanı" siteleri aramada ilk sırada çıkan isimler oluyo hep. Ve halkın deneyip gördüğü, memnun kalıp kalmadığı ürünlere de daha çok inanıyor ve satın almada fikrimi olumlu ya da olumsuz etkilediğini biliyorum. 


Saçlarıma güçlü bir maske, doğal bir şampuan lazımdı. Market tipi şampuanlar her ne hikmetse bir türlü istediği nemi saçıma kazandırmıyordu. Doğal ürün deyince en çok övülen markanın Habipoğlu ve ürünün de Dfn Garlı Zeytinyağlı Defneli Şampuan olduğunu gördüm. Tüm aktarlarda bulunabileceği yazılıydı. Üstelik sitesine girip araştırınca, maskesinin saç diplerine masaj yapılarak uygulanması gerektiği yazısını okuyunca çok şaşırdım. Çünkü genelde saç uç ve boylarına uygulayın diye bir ibare yazar maske, saç kremlerinin  üzerinde. Demek ki gerçekten doğal dedim. Yine arkasında "memnuniyet garantisi" yazılıydı. Aksi halde paramız iade edilecekti. 

Gittim aldım, kullandım. O kadar sevdim, memnun kaldım ki, Nahcivan'lara kadar taşıdım bu ürünlerden. Bana soran arkadaşlar için bi iyilik, güzellik yapayım dedim bugün. Saçlarım için benim kullandığım ürün Dfn Garlı şampuan, saç kremi  ve maskedir. Benim aldığım dönem 450 ml şampuanı 8,50 TL iken, şimdi fiyatları biraz daha artmış durumda ve şişesini 12-15 TL arasında satın alabiliyosunuz. Ha bir de unutmadan, Habipoğlu markası Antakya menşeili, aktarlar Mecitefendi'ninkini verelim diyebilir. O da İzmir'de üretiliyor. Defneli, zeytinyağlı şampuanları onlar da yapmış. Ben hiç kullanmadım. Almak da istemedim açıkçası. Kadının süsü saçıdır derler, bütün bu tantana o yüzden. ;) Öperim öperim.

Not: Bu reklamdan para almadım. :)

17 Ocak 2012 Salı

Bir Mango Macerası

Mango şahane, mağaza gezinmek bahane!
Ya onbeş gün olmuş belki de Alsancak tarafına uğramayalı. O Kıbrıs Şehitleri Caddesi üzerindeki Koton Outlet mağazası ve Alsancak'ın en güzel mağaza, butik ve sokaklarının  bulunduğu -ki Meksika Sokağı da onlardan bi tanesidir- Mango Diyarı tarafına uğramayalı. Mango Diyarı diyorum hepi topu iki tane Mango var arkalı önlü sanki. Biri outlet, diğeri sezon mağazası. Olsun biz İzmir'in kızları bu iki güzide mağazayı seviyor, kutsuyoruz. Çokça da alışveriş yapıp, kapanmaması için çabalıyoruz. :P Lanet olsun!

İzmir'de böyle soğuk olmuş olabilir mi bilmiyorum daha önceleri fakat ben dün dondum, donduuumm! Bu beni alışveriş hırsımdan vazgeçirdi mi, tabii ki hayır! Kıbrıs Şehitleri boyunca gezinirken sağımda D&P, solumda Bargello marka açık parfüm dükkanları iştahımı kabarttı önce. Öyle deli bi alışkanlığım var benim de, kokuları beğenir alırım orjinal çakma hiç farketmez. Bir süre sonra "yok bu beni ifade etmiyo, yok yaf bu çok ağır sanki, öff sıkıldım artık bundan" edalarıyla anneme hediye ederim. Kullanılmış şeyin hediyesi olmaz di mi, veririm diyelim biz ona. Elimde bitmek üzere olan Donna Karan Be delicious ve Nivea vücut spreyi kaldı sadece. Kendimi çıplak, otobüsü kaçırmasına ramak kalmış acınası insan gibi hissediyorum yine. Sanırım kendimi güvende hissetme isteğimden bütün bu saçma ruh halim. Bitmeden yedeğini almalıyım bi şeyin. 

Baktım yeni bir açık parfüm dükkanı açmışlar, promosyonlu 50 cl şişeleri 5 TL'ye veriyorlar. Bir sürü bir sürü koku denedim. Hepsi karışır diye düşünüyorsan yanılıyosun, çünkü koku hafızamın iyi olduğunu tüm parfümericiler söyler. Kokuları iyi tanırım. Bi 5-10 dakika oturması için, dönüşte uğramaya karar verdim. Bi gidem bakem Koton Outlet'de neler var, bişeyler bulurum belki. Uuu hava da buz gibi. Ne, neeee?! Koton Outlet'i kapatmışlar mı? Belki yine açarlar, tadilattır? Yok kapatmışlar temelli. Sezon mağazasını gezelim bari. Hep aynı hep aynı. Moda diye sözleşiyo tüm bu modacılar, aynı tip şeyleri azıcık değiştirip değiştirip önümüze sunuyolar. Azcık kalitesi farklı, azıcık biyesi, azıcık rengi ama tüm mağazalar kardeş mağaza sıfatında tek tip. Bi de son 2 senedir patlayan şu akrilik modasını anlamış değilim. Pamuğun yerini tutmuyo kesinlikle. Eminim çok daha az maliyetlidir fakat tüyleniyo mutlaka. Hiç kullanışlı değil. Sağlıklı olup olmadığını araştırmadım bile. Koton ağzına kadar akrilik, polyester ürünlerle bezenmiş durumdaydı. Beğendiğim elbiseyi, ulen bu adamı yakar, terlerir diye almaktan vazgeçtim. O kadar yani. Kışın imkanı yok giyemem onu, donarım. Bahara da ohoooo...

Yürü Heidi Mango'ya. Özlemişsindir sen sövdüğün, tıklım tıkış, upuzun kasa sıralı mağazasını. Ben de sana kıyamam, götüreyim madem seni. :) Uuu hava da çok soğuk! Olmaz, gitmezsek Mango küser. Ha önce parfüm alacaktım. Birkaç tane daha denedim, üff yine kararsızım. Tamam tamam Noa olsun. Pudralı, çiçekli. Tertemiz sabun kokusu gibi. Yol boyu bileğimi kokluyorum. Kokladıkça önüme temiz çamaşırları seriyolar, ağır çekimde güpgüzel iç çamaşırlarını yatağa fırlatıyolar, onlardan buram buram ama sadece benim ağır çekimde gördüğüm pudra tozcukları yükseliyo gibi sanki. Hani kalıcı değildi len bu koku, yalan söylüyolar. Ya hava da çok soğuk! 


Mango yine dolusun bakıyorum, formundan da hiç birşey kaybetmiyorsun. Ohh sıcakmış burası da. Hiiih burası daha ucuz çoğu yerden yine. Eneee beğendiğim parka yağmurluğu 29.90 TL'ye indirmişleeeerr! Bakiimm hangi bedenleri kalmış? M, M, M, S, L. Len tek mi kalmış small? Zaten tarzı salaş, mediumun içinde arayan bulamaz beni. Dur bakim daha neler varmış. He şu, aldığım cekete benziyo. Uff pantolon almak istemiyorum, kilo verirsem öyle. Alıcam kalacak sonra. Zaten hep böyle olmuyo mu? Ya sus iç sesim, vicdan yapamayacak kadar meşgulum görmüyo musun? Iııhh ayakkabı, çizmeleri deri değil istemem. Çantalar da bu sezon çok zevksiz. Zaten şuna benzeyen bişeyim de var gardropta. En iyisi taa kaç aydır aklımda kalan parkayı deneyeyim, nasıl duracak bakalım. Giyinme odalarında çok sıra var bekleyemem valla. Koca aynanın önünde soyunup giyinenlerden feyz alıyorum. Cama yaslanmış küçük kız çocuğu beni izliyo dikkatle. Göz göze gelince utanıp gözlerini kaçırıyo, ben de bana bakmasın diye ters ters bakıyorum ama anlamıyo. Yaff buraya eşyalarımızı koyacak bi raf, bi bişey koysalar ne vardı? Yookk! Askıların üzerine koyayım bari kabanımı. Parfüm şişesi poşeti de kayıyo, küçük kıza mı versem? Askı mı len kız.  Kendi işini kendin gör Heidi. Hııımm fena olmadı bu S beden. Önünü ilikleyince nasıl? Ayy uzun çizmelerle ne güzel olur buu. Almalıyım almalıyııım! Ya çok da mont, kabanın var Heidi. Ya ama bunun gibisi yok. Bu en güzeliiii. Ben senin en güzelini biliyorum, iştahın geçene kadar. Ya kafam karıştı yeteeerr! Ayy poşet düştü. Sakin ol, sağlam oluyo onların şişeleri, bişey olmaz. Ya pompası fırladı kıyafetlerin altına, nasıl bişey olmaz! Küçük kız da bakıyo zaten gözünü ayırmadan. Keşke ona verseydim. Ya parka da elimde kaldı üff! Islandı mı zemin ne sanki? Ayy camı paramparça olmuuuşş! Ne dandik bi şişeymiş bu yaf! Bi çarpmada çatır çutur. Ya o değil de güzel parfümdü be! Boşver ucuzdu zaten, kalıcı değildir o. Belki kanserojendi, Allah korudu seni Heidi. Malum, ucuz etin yahnisi... Yok yok iyi oldu kırılması. Ayy battı buralar! Ne de çokmuş meğer. Poşeti al, dışarı koş! Burda çöp falan yok şunu atacak. Ay parka da elimde kaldı! Küçük kız da bakıp duruyo ifadesiz zaten. Kendimi misafirlikte komşunun evini pisleten haşarı çocuk gibi hissediyorum. O kız da evin büyük ablası edalarıyla ayıplıyo beni sanki. Cam kırıkları, poşeti de delmiş, akıyo bundan. Enee parkanın içine boca oluyo ya buu! Battı battıı zaten tek small bedendi. Astarında kocaman bi leke! Unut kızım sen bu parka sevdasını! Allahım bu reva mı? Parkayı çalışanlar görmeden bi kenara saklamalıyım. Belki yine de alırım, tek kalmış zaten. Küçük kız gördü ama. Amaan zaten o konuşmaz ki. Salla! Kabanım nerde, heh! Koş Lola koş! Ben yürüyorum yanımda sidikli bi poşet, adım adım işiyo sanki. Herkes bana bakıyo sanıyorum. Ya koca Alsancak'ta bir tane bile çöp tenekesi olmaz mı? Yuhh! Sonunda bir butiğin önünde kendi çöpünü atmış esnafın çöpünün arasına bırakıveriyorum poşeti. Oh rahatladım. 

Ya parka da ucuzdu biliyon mu. Acaba parfümün yağ lekesi geçer mi önüne? Ya yıkayınca çıkmazsa? Bi gidip bakıcam şuna ben. 

Hellooo yine ben geldim! Parka yok lan yerinde, nereye sakladınız? Heh yerine asmışlar, önüne de çıkmamış leke. İyi bari. Yalnız burası enfes kokmuş. :) Bi hoşluk, bi güzellik. Bak alışveriş modumu tetikliyosunuz, sıkıyosunuz böyle güzel kokuları sonra gel de çık mekandan. :p Ya bi de medium bedeni deneyeyim bari. Az ilerliyorum enee birkaç tane  de burda asılıymış. Aa iki tane daha S beden. Kap bi tane. Soyunma odalarına gircem bu defa bana ne! Küçük kız gitmiş şükür! Burayı da anında silmişler. Kesin küçük kız ihbar etti tüm olanları. Kameralara bakıp el sallasam mı? :)) Medium beni bozar, smallu alıyorum bebeğim! Birkaç haftaya yine uğrarım. Küçük kıza söyleyin ben varken o gelmesin. 

Hava da çok soğuk. Parkayı alınca sanki biraz içim mi ısındı ne. 

10 Ocak 2012 Salı

Hangi Balkon Daha Mutlu?

Yaz akşamları balkonunda sigara içip, masada saatlerce yazan kadın, bir "anne" demek ki... 

Aylardan Ocak. Arka oda camımdan sokağa göz gezdirirken "yazar teyze"nin sevimli çocuk kıyafetleri asılı çamaşır ipi dikkatimi çekti. Mor, pembe, siyah üzerine güçlü sarı puantiyeli, fırfırlı giysiler. Masal gibi dedim. Cıvıl cıvıl. Kalemi de renkli olmalı.


Balkonun bir üstünde, çaprazdakinde özensizlik çekti dikkatimi sonra. Tıkış tıkış asılmış lacivert, siyah, gri çocuk çamaşırları. Pijama altının bir bacağı yukarıda, diğeri aşağıda. Üstelik ikisini de tek mandalla asmayı denemişler. Bir an önce bitsin der gibi, en az zamanda, en tasarruflu tarafıyla... Yapacak daha önemli işlerim var, der gibi. Sonra anımsadım; bu "anne"nin ya da "annelerin" -çünkü yaz günleri hepsi küçük balkona doluşur, topluca yerde yemek yer, çay  içer, sonra saatlerce oturup elişi yaparlardı- ikisinden hangisiydi anne hiç düşnmemiştim şimdiye dek. Üç çocuk da birinin miydi... Aralarında nasıl bir hiyerarşi vardı.

Sormadan edemedim, hangi balkon daha mutluydu? Hangi balkon sahibinin karakterini taşımazdı ki? 
Biri saatlerce elişi yapıyor, diğeri saatlerce yazı yazıyordu. Biri neredeyse tüm işini orada görüyor, diğeri sadece yazmak için balkona çıkıyordu. Biri sokağa aç, diğeri saklanmak istiyordu. Biri kuralları yıkmak istiyor, diğeri onlara uymazsa huzursuz hissediyordu. Bilmek özgürlük müydü? Cehalet mutluluk mu? Renklerde hayat enerjisi mi gizliydi, yaşanmamışlar mı, hapsolmuş ve kurtulmayı bekleyen bir yanımız mı? Hangi balkon daha mutluydu?




Pc: Uzun, upuzun ayrılığımızı nihayetlendirmek, daha çok yazmak için geldim. Merhaba. :)

15 Şubat 2011 Salı

Günden Kalanlar - 4


* nescafe gold ve kaynamış süt. çok az şeker. Çoğu kez karnımı doyurduğunu hissediyorum.

* 4-5 gündür pencere camında bir misafirimiz var. kocaman bir çekirge. nerdeyse bir uçlu kalem büyüklüğünde. kalemi yanına götürüp ölçtüm. hoşgelmiş sefalar getirmiş ama sanırım uyuyo. 

* Hava bugün de pusa dönmüş. Dün bahar geldi sanmıştım oysa. Güneş mutfağın her yanını aydınlatıyordu. 

* En sevdiğim ay Nisan. Bir kızım olsa adını Nisan bile koyabilirim. Ayların en güzel adlısı, Nisan. Çünkü Nisan ayı Mart kadar soğuk değildir, Mart kadar belirsiz değildir. Bi ısınıp bi soğumaz hava. giderek artan sıcaklıklar vardır. Kuzular doğar, çayırlar yeşil ot ve çiçeklerle dolar, gökyüzü masmavi ve şimdi bi ressamın elinden çıkmış gibi tazecik bize bakar. Sanki hava temizleniri yeniden bi doğuş başlar. Sen akşamları biraz ürpersen üzerine ince bi hırka giyersin olur biter. efil efil etekler olur giydiğin giymediğin. hormonal dengen bi hoş olur. Aşkların temeli atılır. için içine sığmaz, sebepsiz için cıvıldar. Nisan.. güzel ay.

* Lise yıllarımda annemle başladığım çay günlerime şimdi tek başıma ve belki de en önde devam ediyorum. Türkiye'de bilirsiniz kaçak çay diye tabir edilen seylan çaylar var, bazen çuvallardan tartıp verirler bazen de sen paketlerle marketlerden alırsın. fakat ben Nahcivan'daki Final marka early grey siyah kutudaki çay kadar güzeline daha rastlamadım. Bildiğiniz o Rize çaylar falan beni kesmiyo zaten, çayı demli içerim. bardak bardak tüketirim. bir kadını itici yapan detaylar başlığı altında bir yazı okumuştum geçen; kıtlama -kırtlama da derler ona- şekerle çay içmesi. ben onu keyif çaylarında hep yapıyorum. özel, sadece içmek için demlediğim çayların hepsi o şekilde hüpletiliyor. hatta Türkiye'den getirdiğim o kırılmış Erzurum şekerleri tükenmek üzere. sadece 3 parça kaldı kabın içinde. ayrıca taa oralardan taa buralara o şekeri taşıdıysam sen bu olayı ne kadar sevdiğimi anla ey okur! hor görme garibi..

* Küçüklüğümden beri yıkanan çamaşırları, özenle asmak, kurutmak, sonra toplayıp katlamak en büyük zevkim diyebilirim. hele ki çamaşırlar yumoş ile yumuşatılmış, mis gibi kokuyorsa.. 

* Belki de çok sık duş aldığımdan, belki ırsi bazı özelliklerden bilmiyorum, saçlarım çok çabuk uzuyor benim. Daha 2 hafta oldu saçlarımı boyayalı yine diplerden beyazlarım pörtledi koca koca. beni bu beyaz saçlar mahvetti sevgili.. :P

* Nahcivan'a geleli 4 ay oldu. 4 ayda izlediğim filmlerin listesini çıkarmaya çalıştım. oturdum defterime tek tek not aldım. benim ismini çıkardığım 60 adet film var şu anda. demek ki geldiğim zamanın yarısında günün 1,5 saatini film izlemeye ayırmışım. Oscara aday olan neredeyse tüm filmleri izleme şansım olduğu için mutluyum. bir tek Biutiful'a ulaşamadım burada. 27 Şubat'a kadar Oscar tahminlerimi ben de buradan yazacağım. Kaça kaç tutturacağımı merak ediyorum çünkü. bu biraz da insanlara çok bilmiş, ukala gelen tavrımı kendi kendime kanıtlama çabam olacak. ben mi az da olsa doğruyu, iyiyi bilmiyorum yoksa siz mi bu durumdan rahatsızsınızın cevabını.. 
izlediğim 60 film içerisinde beni en en etkileyen filmler ise şunlar oldu: Mary and Max, Never Let Me Go, Ponyo, Buried, Blue Valentine, The Machinist, Cyrus, 3 Women, Copie Conforme, The Tree, Welcome To The Rileys  ve Micmacs.

* Never Let Me Go filmindeki o şarkıya duyduğum anda vuruldum. judy bridgewater - never let me go. Judy "darling" derken iliklerine kadar hissediyor kelimeyi. 

* Kış bitiyor ve burada da indirimler başladı.  Türkiye'den getirdikleri paltoları yarıdan da az fiyata satmaya başladı bile dükkan sahipleri. geçen gün ihtiyacım olmadığı halde kendime bir tane siyah militer kabanlardan aldım. cool. :)

* Nahcivan'a geldiğimden beri ne kadar çok film izleyip bilgisayar ve internetle haşır neşir olduysam o kadar az da tv izledim. arada bir "Yaşamdan Dakikalar"a baktığım olurdu. Haşmet Babaoğlu programdan ayrıldığından beri izleyesim gelmiyor programı. demek ki benim için "yaşamdan dakikalar" Haşmet demekmiş. Haşmet'in Hıncal Uluç'a çoğu zaman katlanamadığını, fikir ayrılıklarına düştüklerini, kendini ifade edememekten, başka yerde, başka bir ruh halinde olduğu hissettiğinden dolaı orada olmak istemeyişi  ayan beyan ortadayken daha fazla programa devam etmesi kendisi için eminim ki çok zordu. Haşmet sen hep insan olduğunu hatırlayansın.

* Türkiye'yi yakıp geçen bütün o dizilere şükür ki bulaşmadım. "öyle bir geçer zaman ki" dizisindeki Caroline ve Mete'yi merak edip oturduk bir gün başına, ikinci hafta yine unuttuk. Tek söyleyeceğim bir şeye alışırsan vazgeçmen zorlaşır. ne kadar dışardan bakarsan bir şeye o kadar da eleştirel bakabilir, objektif olabilirsin. Sadece Caroline'e o kadar kızılmasını anlamıyorum. Caroline sadece safi bi salak orada çünkü. Bugün karısına ve çocuğuna bunları yapan adam, yarın pekala sana da alasını yapar. bunu göremeyen bir zavallı kadın O. Unutmayın; bugün başkasına yapılan kötülüğe çanak tutan, yarın o kötülüğün göbeğinde bulur kendini. insanın başkasına nasıl davrandığından kim olduğunu görürsün aslında. sevgi bu kadar yanıltıcı olamaz.

* Son günlerde daha çok aşağıdaki gibi aydınlık ve sıcak bir ev hayali kuruyorum. beyaz renkler, sadelik, huzur..


* Facebook'ta zaytung'un yaptığı espri gibi Yılmaz Özdil olmasa ne paylaşacak bu adam dediğim kişiler var. Özdil bazen duygularıma tercüman olsa da sırf herkes paylaştığı için O'nun yazılarını paylaşmanın yanına bile yaklaşmıyorum. Dün akşam sordum kendime; bu adam bu kadar çatır çatır doğruları bağırırken, nasıl oluyor da birileri bu adamı susturmaya hala çalışmadı? Nasıl başına bişey gelmiyor bu adamın? Meraklardayım..

* Evvelsi gün çocuğun aklını anneden aldığını okudum. doğru mu bu?

Venedik

* İtalya'ya gitme isteğim vardı ama The American ve The Tourist filmlerini de izledikten sonra bu isteğim kat be kat arttı. Öyle ki iki film de içerik olarak vasatın altında olsalar da, sırf o atmosferlere gitmek istediğimden defalarca kez izleyebilirim bu filmleri. Hüzünlü şehir Venedik.. ölmeden önce gelsem sana. Taşan sularında ayaklarımı ıslatsam. Toscana bir bahar sabahında seninle uyansam. Amin. 

  Venedik ve kediler

9 Şubat 2011 Çarşamba

ne iyiydim ne kötü

Keşke diyorum.. taa üniversite yıllarında bir blogum olsaydı. yaşadıkarımı unutmadan, sıcağı sıcağına, duygularım en doruğundayken anlatsaydım. dönüp okumazdım.

İzmir'den dönmeden önce sayılarca günlüğümü evin içinde yakmak mantıksız ve tehlikeli geldiğinden, koca çamaşır leğenine deterjanlı su doldurup, onun içine bastım. yaprakları şişti, şişti. arada gidip gelip kontrol ettim. yazılar bazısında  hala okunur haldeydi. silinmeyen sayfaları daha dibe ittim. suya mürekkep karıştı. yaşananlar suya yazıldı. arada leğenin başına çömelip onları izledim. yazılar tamamen okunmaz hale gelince, apartmanın önüdeki koca çöp bidonuna savurdum hepsini.

hiç üzülmedim. hiç içim acımadı. kendimi bomboş hissettim. ne iyiydim ne de kötü. geçmişimi orda bırakıp çıktım.

2 Şubat 2011 Çarşamba

anla(ş)mak

Ben diyorum ezine peynirin son demlerindeyim, ha bitti ha bitecek. Sen diyorsun "özledik".
Sana kendi adına konuş diye kaç kere söyleyeceğim?

.

Kendime karşı
suçlu 
hissediyorum.
hukuka karşı değil.

1 Şubat 2011 Salı

Bizim Felsefik Oğlan

Üniversitede uzun saçlı bi arkadaşım vardı.
Felsefe okuyordu. 
kızlara kur yapmaya bayılırdı, becerirdi de.
çirkin sayılabilecek kadar pasaklıydı.
saçları gür ve karaydı.
yuvarlak çerçeveli, çok numaralı gözlükleri felsefe okuduğunun sanki kanıtıydı.
soruya soruyla karşılık verirdi.
insan onunla konuşurken tek tek giysisini bi kenara bıraktığını hissederdi.
hiç somurtmazdı.
yüzünde hep alaycı bi gülümseme..
en büyük hobisi Migros ve Tansaş'lardan kitap çalmaktı.
çanta ile asla dolaşmazdı.
Tansaş'ın müdürü bayan "bu kitaplar nereye gidiyor?" diye incelemeye alıyor standları.
bizim felsefik oğlan iş üstündeyken bi gün yakalanıyor.
güvenlik görevlileri yaka paça müdüre götürüyor kendisini.
bizimki isyan çıkarıyor tek başına.
"okumak hakkım, okumak hakkım!" diye.
Kadın "neden?" diye soruyor.
"çünkü param yok ve okumak istiyorum." diyor.
kadınla birkaç saat sohbet ediyorlar.
sonra kadın bizimkinden arada bir oraya gidip yeni kitaplardan seçmesini istiyor.
parasız. 


yani öyle işte..
yanyana yazmak istemedim. kelimeler kelimeleri yiyecek gibi geldi bugün bana nedense. alt alta nefes alabiliyolar. 
ben gidiyorum.

31 Ocak 2011 Pazartesi

Sanrılar -1



Ben ne yapabilirim delilik bana düşkünse..

İşte söyledim.