sinema/dizi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sinema/dizi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Eylül 2012 Perşembe

Dövüş Kulübü

Sizler özel değilsiniz. Sizler güzel ya da eşi benzeri olmayan kar tanesi de değilsiniz. Sizler işiniz değilsiniz... Sizler paranız kadar değilsiniz... Bindiğiniz araba değilsiniz... Kredi kartlarınızın limiti değilsiniz... Sizler iç çamaşırı değilsiniz.. Sizler dünyanın şarkı söyleyip dans eden pisliklerisiniz.. Hepimiz aynı pisliğin lacivertleriyiz...


Chuck Palahniuk - Dövüş Kulübü

25 Temmuz 2012 Çarşamba

Replik - Alice Harikalar Diyarında


‎"Eğer bir gün Düşes olursam -ki bu konuda ümidim yok- çorbaya karabiber kattırmayacağım. Karabiber sinirleri uyarıyor. Sirke de onları ekşitiyor. Ama şeker, çocukları çok tatlı yapıyor. Bu konuda büyükler cimri davranmasalar ne iyi olur!..."

Alice Harikalar Diyarında - Lewis Carrol

16 Temmuz 2012 Pazartesi

Replik - the usual suspects



-verbal: onu kimse bulamaz yok olur...
-polis : sen inanıyor musun kayser soze diye birinin olduğuna?
-varbal: keaton şöyle derdi... tanrının olduğuna inanmıyorum ama ondan korkuyorum... bense tanrının olduğuna inanıyorum ama korktuğum tek şey kayser soze...

Replik - Fight Club



"Bizler tarihin ortanca çocuklarıyız... Bir amacımız ya da yerimiz yok... Ne büyük savaşı yaşadık, ne de büyük buhranı... Bizim savaşımız ruhani bir savaş... En büyük buhranlarımız, hayatlarımız... Televizyonla büyürken milyoner, film yıldızı ya da rock yıldızı olacağımıza inandık... Ama olmayacağız, bunu yavaş yavaş öğreniyoruz... ve o yüzden çok kızgınız..."


Tyler Durden / Fight Club

Replik - Benjamin Button


Kim olmak istiyorsan olabilirsin... Bir zaman kısıtlaması yoktur... İstediğin zaman başlayabilirsin... Değişebilirsin ya da aynı şekilde kalabilirsin... Bunun bir kuralı yoktur... En iyisini ya da en kötüsünü yapabiliriz.. Umarım sen de en iyisini yaparsın... Umarım seni korkutacak şeyleri görebilirsin... Umarım daha önce hissetmediğin şeyleri hissedersin... Umarım farklı bakış açıları olan insanlarla tanışırsın... Umarım gurur duyabileceğin bir hayat sürebilirsin... Eğer hiç birini yapamazsan umarım tekrar baştan başlayacak bir güce sahip olursun...

Ben
jamin Button'un Tuhaf Hikayesi

16 Haziran 2012 Cumartesi

Alıntı



Her şeyin bir vakti vardır: Boğulmak ve iyileşmenin, yıkılmak ve güçlenmenin, ağlamak ve gülmenin, yas tutmak ve dans etmenin, aramak ve kaybetmenin, parçalanmak ve kenetlenmenin bir vakti vardır.

Berlin Alexanderplatz'den

5 Haziran 2012 Salı

Alıntı - Ingmar Bergman



Ben daima yüzlerle ilgilenirim. Bana göre sinematografinin en büyük hediyesi, insan yüzüdür.



Ingmar Bergman


Fotoğraf: Yana Bondareva

9 Mayıs 2012 Çarşamba

5 Mayıs 2012 Cumartesi

Replik - The Descendants (2011)

Matt: Anakaradaki dostlarım sırf Hawaii’de yaşıyorum diye cennette yaşadığımı düşünüyorlar. Sonu olmayan bir tatilde olduğumu… Ailecek Mai Tai yudumlayıp, gün boyu denizin tadını çıkardığımızı… Bence hepsi kafayı yemiş. Burada hayattan soyutlandığımız sanıyorlar. Aile hayatımızın daha az berbat, hastalıkların daha zararsız, baş ağrılarımızın acısız olduğunu düşünürler. 15 yıldır sörf tahtasına çıktığım yok benim.


Replik - the grey (2012)

Kitap buldum. En çok satanlardan. İyi yanar.


17 Nisan 2012 Salı

Zeki Demirkubuz “Yeraltı”ndan konuşuyor


‘Yeraltından Notlar’ herkes için ayrı sonuç çıkabilecek bir metin. Sizin hareket noktanız neydi? Camus’den uyarladığınız ‘Yazgı’nın karakteri biraz daha nötrdü. Ama buradaki karakter çok daha karanlık ve onun derinine inmiş gibi. 
Aslında ben tek bir film çekiyorum. Karakterler, onların şekilleri değişik oluyor. Hatta dün bir arkadaşla konuşurken, ‘Masumiyet’ ve ‘Kader’in karakteri Bekir ile bu filmin karakteri Muharrem arasındaki bağ çıktı ortaya: Akıldışı olma hali ve kendine zarar verene duyulan eğilim. Ben bunu hiç düşünmemiştim. Bunları otomatik olarak sezgilerimle yaptığımı fark ettim. Artık şuna dikkat etmeye çalışıyorum; ben sinemayı iyice basitleştirmeye karar verdim. Bir filmi yaparken bu meselelerin hareket noktası olmasına dikkat edip, bunu sağladıktan sonra meseleyi unutup insanlara gözleriyle izlediği bir şey sunmanın sorumluluğuyla, en basit, en sade bir yaşam hali sunma çabasındayım. Yani gerçeklik duygusuna en yakına ulaştırma çabası. Öteki filmlerimden farklı olarak bu filmde bunu başardığımı düşünüyorum. Bazı sanatsal komplekslerimden giderek kurtulduğumu düşünüyorum. Sanatsal ya da felsefi komplekslerimden. Bu durum beni de rahatlattı. Yani şöyle düşünüyorum: İnsanın akıldışı yanına dair bir film yapacağım ve bunu da en basit, en gündelik, en sıradan şeylerle bezeyeceğim. 

Muharrem karakterini yaratırken de bu düşüncelerle mi hareket ettiniz? 
Bir yönetmenin kendini yaratıcı ya da Tanrı yerine koyup keyfiyetleriyle hareket etmesini, filmini güzel kılacak işler yapmasını haksızca buluyorum. Bu bana uzak ve utanç verici. Ben filmlerini özgürlüklerimden çok sorumluluklarımla, haklarımdan çok mecburiyetlerimle ele alan biriyim. Yani bir tasarımcı edasıyla çekmiyorum. Bu filmleri de sahte buluyorum. Bu yüzden karakterlerimi önce tasarlamıyorum. Bunların bende olan yanlarını düşünüyorum, gözlediklerimi düşünüyorum, duygusunu ediniyorum ve o duyguya büyük bir sorumluluk ve sadakat duyarak ilerlemeye çalışıyorum. 
Peki, Muharrem ile aranızda benzerlikler var mı? 
Ben Muharrem gibi olsaydım şimdiye kadar iki eleştirmen vurup, üç tane sinemacı öldürmüştüm (gülüyor.) Taner Birsel bir röportajında benim için şöyle demişti: “Bu adam yönetmen olmasaydı, kesin hapiste olurdu.” Ben ortaya kişiliğini koyan. geldiği dünyanın terörünü taşıyan biriyim. Bu yazılanları çizilenleri ciddiye alsam akşama kadar elimde sopa adam kovalardım. Ama şunu da söylemek lazım. Muharrem ‘Yeraltından Notlar’ kitabının bir parça esin kaynağı elbette. Muharrem benim yıllardır gözlemlediğim bir yığın karakter aslında. 

Bir önceki filminiz ‘Kıskanmak’ta geçtiği döneme sadık kalmıştınız. Burada ise bugüne ve Ankara’ya taşıyorsunuz hikâyeyi. Ankara olmasının nedeni sadece memur kenti olması mı? 
‘Yeraltından Notlar’ın geçtiği Saint Petersburg bende birazAnkara olarak kalmış. İstanbul’da yalnızlık duygusu banaAnkara’daki gibi gelmiyor. Ankara’da daha düz. Sonra gece hayatı, barları… Ankara’nın şairleri, yazarları birbirlerine karşı çok acımasızdır. Ben Ankara’da yaşamadım ama dışarıdan gözlediğim haliyle bana bu duyguyu verdi. 
İlk defa bir filminizde kitaptan bazı bölümlerin söylendiği ‘dış ses’ kullanıyorsunuz. Oysa filmin buna pek ihtiyacı yok gibi sanki. 
Bunu garantiye aldıktan sonra dış ses kullanmaya karar verdim zaten. Bunu denemek istedim bu filmde. Özellikle iyi Amerikan filmlerinde sevdiğim bir şeydi. Buna da öyle başladım ama giderek korkaklaştım. İlk başlarda çok yoğundu, epik bir filmdi. Amerikan sinemasının iyi epik örneklerinden biri gibiydi. 
Filmde Engin Günaydın’ın performansını görünce “Başkası olmazmış” duygusu geliyor. Siz ne düşünüyorsunuz onun performansı hakkında? 
Engin’e ilk karar verdiğimden itibaren bir sürü insan bana “Başına iş alıyorsun” dedi. Kaldı ki ‘Yazgı’daki deneyimimiz bence sonuç olarak çok iyiydi. Ama çok zor bir iş yaptık orada. Hatta Engin o filmden sonra bir daha onunla çalışacağımı bile düşünmüyormuş. Ben klasik yönetmenler gibi değilim. Oyuncuyla kötü olmak dahil her şeyi göze alırım. Çünkü benim amacım her ne pahasına olursa olsun kafamdaki sahneyi çekmek. Engin’le çok zor günlerimiz de oldu. Benim böyle bir adam olmam, onun da inanılmaz dürüst ve saf, hayatımda gördüğüm en masum insanlardan biri olması bütün o en baştaki zorlukları aşmamızı sağladı. Ben artık Engin’e başka türlü bakmaya başladım. Engin’i insan olarak hissedersen onunla inanılmaz şeyler yapabilirsin. Ayrıca entelektüel olarak da beni etkileyen az sayıda insandan birisi. 
Son dönemde Twitter’da da aktifsiniz. Bir gittiniz, tekrar döndünüz. Nasıl bir ilişkikuruyorsunuz? 
Ben her şeye geç başlarım. Cep telefonunu da 4-5 senedir kullanıyorum. Hiçbir şeyi de küçümsemem. İnsanın elinde bir şey en yüce haline de çıkar, en aşağılık haline de iner. Hele de Türklerin elinde. Bir ara keşfettim. Mantığını çözdüm ve ilgimi çekti. Düzgün bir ilişki kurmanın aracı olabilir diye düşündüm. İlk günlerde gitmemin nedeni de şuydu: Bir sürü çakal türedi. Bir anda kibir oluştu bende, “Bunlarla ne muhatap olacağım ki” diye düşündüm. Ama sonra bu adamların zaten başka sanal ortamlarda da yeteri kadar varlar. Tekrar döndüm. Bloglamayı falan da öğrendim. Hayatta da keşke bunun bir karşılığı olsa… Bir yanıyla da şöyle bir faydası var: Ben gücüm olduğu halde fildişi kulesinde yaşamayı seçen biri değilim. Son zamanlardaki klasik tanımla varoş aydınıyım ben. Kendimi bunun karşısına konumlamak da hoşuma gidiyor. Bir de aklıma gelen şeyi üç gün bekleyip ondan sonra koyuyorum oraya.

Futbolu özellikle de Beşiktaş’ı takip ediyorsunuz. Hafta sonu play off başlıyor. Nedünüşüyorsunuz? 
Bu sezona inanmıyorum. Bu işleri düzenleyenler de inanmıyor.Türkiye’nin yasaları, gündelik çözümleri gibi oldubittiye geldi her şey. Futbolun duygusu, insanların şikeden en çok şüphelendiği zamanlardan bile geri bir noktaya düştü bu sene. Bırak play off’u, ben en zayıf takımla maçtan üç gün önceden başlayarak uyuyamazdım. Deplasmansa onun hazırlığını yapardım. Ama bu yıl aklıma bile gelmiyor. 
Zeki Demirkubuz

Peki Carvalhal’ın gönderilmesini nasıl değerlendiriyorsunuz? 
Benim bu sene Beşiktaş ile beklentim bizi utandıran bir şey olmamasıydı. Carvalhal de bu duygunun en iyi karşılığıydı.Futbol olarak zayıf biriydi. Ama zaten koca bir sene geçti bir şekilde, sezon sonuna katar kalmalıydı. 
Peki, bir futbol filmi yok mu görünürde? 
Son yıllarda üç tane futbol projesine çalıştım. Ama ben projeyi bitirdikten sonra bir süre bekletirim. Çekmeyi o hak etsin, beni bırakmasın diye…. Olmadı. Şimdi yine çalışıyorum, birfutbol filmine. Belki Raskolnikov’un günümüzdeki hali gibi birfutbol taraftarı hikâyesi.

Yemek sahnesindeki göndermelerin bir kısmının Nuri Bilge Ceylan’a olduğu yazılıp çizildi. Var mı böyle bir şey? 
Bu işler Türkiye’de demek ki böyle yürüyor. Sen ne yaparsan yap herkes bildiğini okuyor. Benimle ilgili bir konu yok burada. Varsa bir şey bilen, bunu yazan, o zaman söyleyeceğim bir şey varsa söylerim. Ama bu böyle yok ‘sıkıntı’ lafı, yok bilmem ne gibi şeylerle olmaz. Ben ‘sıkıntı’ lafını Sergen Yalçın’dan öğrendim. Kaldı ki bu filmin ismi ‘Ankara Sıkıntısı’ oluyordu.Nobel’miş, Oscar’mış bunların üzerinden filmi tartışmak doğru değil. Bir bildiği olan adam oturur çatır çatır ne biliyorsa yazar. Onun üzerinden de her şey konuşulur. Ama böyle olmaz. 
Ama bu sahnede bir tür hesaplaşma durumu var. 
O sahnenin anlamını, duygusunu o sahnedeki bir replik söylüyor. “Sanki aramızda kan davası var” diyor elemanlardan biri, filmin kahramanı Muharrem de diyor ki, “Biraz mürekkep yalamış adamların arasındaki husumet kan davasından daha beterdir.” Ben duygusu en çok akıllı, kültürlü, bilgili insanlarda kendini gösterir. Bu insanlar akılları yüzünden yaşam ve olup biten hakkında en çok konuşacak kişi olduklarını düşünen, ben duyguları bencillik şeklinde en fazla gelişmiş insanlardır. Doğan Hızlan’a seyrettirdim ben filmi. Kendisi bu ülkenin en büyük entelektüel tanığıdır. “Zamanında Ankara’da böyle şairler vardı” dedi. Filmdeki o tartışmanın esası budur. 
Bu durumda Nuri Bilge Ceylan’a gönderme olduğunu düşünenler de kendi durdukları yerden mi bakıyorlar? 
Kendi durdukları yerden bakıyorlar tabii. Ama meseleye böyle bakanların durduğu bir yer yok. Öyle sanal ve yarım yamalak olmaz bu işler. Ama yıllardır benim de daha uzakta durmama rağmen sinema çevresinde, özellikle de Ankara’nın o sıkışık dünyasında bu bir olgudur. Türkiye’de düşünen, birazcık mürekkep yalamış insanlar arasındaki bir vakadır. Bu benim yıllardır ilgimi çekiyor. Filmdeki mesele de budur. Yani bir aklı olan ama benliklerini daha çok bencillik eğilimiyle geliştirmiş, başarı arzusuyla yanıp tutuşan ya da başarısızlıklar içinde kıvranan insanların bu acayip öfkesini anlatıyor. Şimdi ben üç yıldır bu filme uğraşıyorum. Yaşadıklarımı, çektiğimi ben biliyorum. Kim olduğu belirsiz sanal bir adamın ortaya attığı iki tane magazinel yüzünden senin emeklerin boşa gidiyor.

Söyleşiyi gerçekleştiren: Şenay Aydemir – Radikal (13 Nisan 2012)

30 Mart 2012 Cuma

görülmemiş kareler

Alfred Hitchcock'u hiç bu kadar mutlu görmüşmüydünüz? Kucağında torunları.. :)


13 Mart 2012 Salı

we need to talk about kevin


Yönetmen: Lynne Ramsay
Senaryo: Lynne Ramsay, Lionel Shriver
Oyuncular: Tilda Swinton, Ezra Miller, John C. Reilly
Yapım: İngiltere, ABD, 2011, 112'


www.sinemakulubu.com'daki yazım

Hayat son günlerde ne güzeldi halbuki, bir bebek isteği, kendince ailenin taçlandırılmış hali falan... "Kevin hakkında konuşmalıyız" derlerken yardıma ihtiyacı olan bir çocuktan bahsedildiğini sanmıştım. O'na yardım etmeliyiz. filmin sekansları gözümün önünde tek tek devrilirken Kevin'in yardıma ihtiyacı olduğu fakat asıl filmde anlatılanın benim açımdan "anne olma hali-psikolojisi-ağırlığı" nın konuşulması gerektiği oldu. Tilda Swinton bu anlamda iç hesaplaşması dinmek bilmeyen, huzursuz ve ne yapacağını bilmez haldeki soğuk, ruhsuz insan halini anlatmak için iyi bir aktris seçimi olmuş.  Ve tabi İngilizlerin gri atmosferli, insan odaklı filmlerine güzel bir  örnekti film kesinlikle. 



Eva en büyük tutkusu seyahat etmek olan, "içinden geldiği gibi" yaşamayı tercih eden ve bundan da gayet memnun görünen bir kadın. "İçinden geldiği gibi" cümlesini tırnak içinde yazdım çünkü, Eva bir çocuk sahibi olma isteğine de bir anda karar veriyor gibi filmde. Kocası sevişirlerken "bunu gerçekten istiyor musun?" diye soruyor Eva'ya, Eva da onaylıyordu. Keşke herşey bu kadar basitlikte devam edebilseydi. 

Eva henüz hamileliğini yaşarken dahi mutsuz, vücudunu, kendini tanıyamayan hatta kendinden hiç de hoşnut olmayan bir portre çiziyordu izleyiciye. Denir ki, bebek ana rahmine düştüğünden itibaren annenin tüm olumlu-olumsuz enerjisini hisseder, psikolojisi ile direkt etkilenir. Eva hamileyken çocuk fikrine sıcak bakmıyordu artık sanki. Kevin'i ilk kucağına aldığındaki o amatör anne hali, çocukla arasındaki mesafenin büyüklüğü dikkati çeken en büyük noktaydı. Eva anne olmanın gerekliliğini yerine getirmek için sanki yapmacık bir uğraş veriyordu kendi kendine. Bence filmin baştan sona konusu Eva'nın  "Ben aslında kimim? Buna hazır mıyım? Bu benim hayatım mı?" sorularıyla olan mücadelesiydi.  Eva doğurduğu için Kevin'i sevmek zorunda mıydı? Ya da Kevin'in sonradan zikredeceği gibi; annesi O'nu aslında sevmiyor, sadece alışmış mıydı? Alışkanlık sevmenin yerini tutabilir miydi?

Filmin bütününde kırmızı ve mavi renkler hakimdi. Kırmızının olduğu sekanslar (domateslerin içinde özgürce yuvarlandığı mutlu günler)  Eva'nın özgür kız hallerindeki günleriyle ilişkilendirlmiş, mavi (hatta griye çalan) atmosferin olduğu her sahnede de Eva'nın bitmek bilmez iç hesaplaşma, sıkıntılarının olduğunu haller izleyiciye sunulmuş. Kırmızıyı filmin ilerleyen sahnelerinde elden bir türlü çıkmayan, arabasına, evinin camlarına kadar bulaşan boya olarak da göreceğiz ki, filmde en vurucu detay belki de buydu. Çünkü özgürlüğünün katili Kevin'dı, sonrasında Kevin babasını, kız kardeşini ve okulda bir sürü öğrenciyi katledecekti. Üstelik bunu dikkat çekmek için sıradan bir showa dönüştürerek yapacaktı. Belki de hamileği boyunca sevildiğini hissetmeyen ve annesi ile tek bir ses ya da el temasında bulunulmayan bir çocuk ancak bu kadar duygusuz davranabilirdi. 


Bu açıdan bakıldığında, filmlerde okulda, sokakta, evde toplu cinayetlere imza atan çocukların hikayesi hep anlatıldı da, onların hiç ailevi hallerine değinilmemişti sanki. Kevin'i biraz da haklı çıkaran ayrıntılar vardı filmde. Odipus kompleksinin tersine dönmüş şekli, anneden nefret etme hali. Baba ile kurulan iyi diyalogların aksine, anne ile bir türlü başarılamayan o iletişim. Babanın sadece  içi boşaltılmış bir baba olması, etliye sütlüye karışmadan, çok da irdelemeden yaşayıp gitmesi, Eva'nın her Kevin hakkında konuşmak isteyişinde "sen büyütüyorsun" söylemleri... Eva'nın sorun Kevin'da fikriyle O'nu psikologa taşıması, sonuç alamaması fakat kendine bir kez dönüp "ben nerede hata yapıyorum?" diye sormaması. En çok da anne-baba arasındaki iletişim kopukluğu ve sonucunda kadının anne rolünün altında can çekişmesi. 

Evin içinde anne-oğuldan çok güç savaşındaki iki uzak insanın hikayesini izliyor gibiydik. Kevin'in annesini çok iyi tanıması, ve O'nun ilgisini neyin çekeceğini, ya da neyin canını yakacağını çok iyi bilmesine şahit oldu. Kevin annesine reşit bir insan gibi davranıyordu bazen, hayat hakkında büyük laflar ediyor, Eva'yı şaşırtıyordu zaman zaman. Sürekli giydiği kısa ve dar tshirtler büyümeyi kabul etmeyen bir yanını anlatıyordu  aslında Kevin'in. Hep var olanla bir mücadele hali. Hayatın her noktasında bir nefret hali.  Aşağılama, alaylarının altında da sevgisizliğini dışa vurma gerçeği yatıyordu belki de. 




Film boyunca Kevin ve Eva arasındaki iktidar savaşı dinmek bilmese de filmin sonunda Eva'nın hapishanedeki Kevin'e herşeye rağmen sarılması, O'nu tam manasıyla bağrına basması bize anlatıyor ki, Eva "olduğu gibi"  yaşamayı kabulleniyor. Anne olma duygusuna belki de içgüdüsel alışmaya başlıyor. Kevin'ı "olduğu gibi" sevmeye karar veriyor. Savaş yok, mücadele yok. Pasif gibi görünen ama artık kabullenmiş, güçlü olacak bir anne. Çünkü uzun yalnız kalış ve düşünmelerden sonra, yeni bir iş bulması, evi boyadan temizlemeye çalışması, hapishane ziyaretlerinde karşılıklı susmalarına en sonunda bir son verişi, markette kırılmış yumurtaları oldukları gibi satın almak istemesi, sonra eve gelip onları o şeklide kırıp yemesi, kabukların ağzına batması ama bunu kabullenmesi... Hepsi Kevin'lı bir hayatı ve Kevin'ı olduğu gibi kabullenip yaşayacağının ispatıydı. 

Filmin bir başarısı da kurgusundaki başarıydı. Konu flashbacklerle geçmişe dönüyor, şimdiye geliyor ve Kevin'in aslında neden böyle olduğunu daha net anlatıyordu bize. Sahnelerde kafası karışan varsa Eva'nın saçlarına dikkat ederek ayırabilirler sahneleri. Film sinir bozuyor, rahatsız ediyor fakat en azından sorgulamamızı sağlıyor. Anneliğin anlık isteklerin çok daha ötesinde bişeyler istediğinin altını çiziyor. Ben filmi çok sevdim. Tilda Swinton, psikolojik gerilim severlerin pişman olmayacağı bir film. Unutmadan Kevin karakterini canlandıran Ezra Miller'ın oyunculuğunu da girin görün. 

6 Mart 2012 Salı

kişisel duyuru

Film eleştirilerimi artık şu adreste yazıyorum. Hatta ilk yazım için ... http://www.sinemakulubu.com/blog/movie-review/we-need-to-talk-about-kevin/


2 Mart 2012 Cuma

the with the dragon tattoo



"Birini gücendirmektense acı çekme ihtimalini göze alırız."




Aşağıda filmi eleştirmekten ziyade övmeye, mümkün olduğunca izlettirmek için sizi baskın bir merağa salmaya çalışacağım. Sinemanın teknik ve sanatsal gücünün yanında psikanalitik açıdan da okunması gerektiğini savunanlardanım. Fincher abimiz de filme bunu güzel serpiştirdiğinden haydi buyrun yazıya.

Filmin yönetmeni demin de değindiğim gibi David Fincher. Yani Fight Club, Se7en, Panik Odası, The Social Network gibi kaliteli ve zeki yapımların yönetmeni. Senaryo ise Stieg Larsson isminde İsveç vatandaşı çok sevgili yazara ait. Larsson kitabın üçlemesini bitirdikten çok kısa süre sonra hayatını kaybetmiş. 






The With The Dragon Tattoo ilk olarak İsveç yapımıyla karşımıza çıktı. Yönetmenliğini Niels Arden Oplev üstlenmişti. İki film karşılaştırılınca ben Fincher'in süslediği, biraz daha renk, müzik, güzellik kattığı ikinci filmi daha çok beğenenlerdenim. Hele o giriş jeneriğinin güzelliği, Led Zeppelin şarkısının coverı ile bezenmiş animasyon, sizi filme zaten fazlasıyla hazırlıyor. Jeneriği buradan izleyebilirsin. (Jenerikte Onur Baştürk isminde bir Türk deha da çalışmış. Kutlarım.) Film iki buçuk saat sürmüş olsa da nasıl geçip gittiğini anlamıyorsun. Fincher filmin içinde hareketi, sanatı, müziği, şiddeti o kadar ölçülü kullanmış ki, film boyunca " ah artık geçse" dediğim sekans yaşamadım ben kendi adıma. 


Filmin gösterime girmesinden sonra, gerek başrol oyuncusu Rooney Mara ve Daniel Craig'in enfes oyunculuğu, gerekse yapımın totaldeki başarısı, filmin birçok yerde karşımıza çıkmasına vesile oldu. Oscar heykelciğinden de en iyi kurgu ödülünü alarak haklı bir başarı elde etti diyebilirim. Az bile... 

Benim filmi izlerken asıl dikkatimi çeken ve eminim birçok izleyenin dikkatini dahi çekememiş birkaç detay var. Ve asıl bunlar benim filme bağlılığımı artıran noktalar oldu. Lisbeth karakterinin geçmişinde babasının tecavüzüne uğramış olması ve babasını öldürdükten sonra "deli" damgasını yediği, biraz aykırı, başka ya da farklı bir kız olmasını filmde de anlıyoruz. Bu psikolojik travmayı yaşadığını yanına yaklaşan her erkekte tedirginliğinden belli oluyordu. Hafif bir uzaklaşma durumu, başı önünde, çocuk gibi saklanarak toplum içerisinde dolaşması, kurulan nezaket cümleleri (nasılsın bile) O'na gereksiz ve içtenlikten çok uzak geliyordu. Filmde kendisine tecavüz eden adamın yanındayken ilk yaşadığı zoraki masturbasyonda oda dışından gelen yoğun elektrik süpürgesi sesi çok etkileyiciydi. Elektrik süpürgesi sesi, bebeğin anne karnındayken duyduğu seslere en çok benzeyen ses denir. Hatta bebeğiniz huzursuzlanıyor, uyuyamıyorsa elektrik süpürgesi ya da saç kurutma makinesi sesi açıp dinletindiye salık verilir anne babalara. Çocuk o zaman kendini güvende, huzurlu hissecektir çünkü. Lisbeth'in de o sekansta rahme dönme isteği vurgulanmış, korunmaya ihtiyaç duyduğu. Ve bu benim için filmi aldı, bir noktaya çıkardı anlatmam mümkün değil. 



Yine Lisbeth karakterini yatağa  bağlanarak tecavüze uğradıktan sonraki gün sol ayak bileğine dövme yaptırırken görüyoruz. Bu bi anlamda hem kendini cezalandırma,  suçlu hissetme, hem de yaşadığını vücuduna imza atma gibi geldi bana. Ayaklarını oraya gittiği için cezalandırma... Yaptığından pişmanlık. Bunlar ufak fakat etkili detaylardı benim için. Ve tüm yaşananların sonunda içinden güçlü, ateş saçan bir ejderha çıkıyor Lisbeth'in. Gerektiğinde ölüm alevleri saçabiliyor etrafına. (Filmin saçmalığı da işte tam buradaydı; talihsiz olayları yaşamadan da bişeyler yapamaz mıydı?)

Vikipedi'de ejderha için şunları yazmışlar: 
"Efsanevi bir yaratık olan ejderha (Türkçesi Evren) çoğunlukla büyüsel veya ruhani güçlere, özelliklere sahip, kuvvetli ve büyük bir kertenkele veya başka bir sürüngen olarak tasvir edilmiş, tanımlanmıştır. Genellikle ağızlarından ateş çıkardıkları da söylenmektedir. Batı tasvirleri genellikle kanatlıyken, Doğu'daki tasvirlerde genellikle kanat bulunmaz. Ejderhalarınkine benzer özellikler içeren efsanevi yaratıklar neredeyse her kültürde mevcuttur. Hatta ejderha Çin ve diğer Uzak Doğu ülkelerinin simgesidir. Ve çoğu zaman iki yüzlü düşmanları belirtmek için 2 başlı ejderha deyimi kullanılır.


Avrupa'da uğursuzluk getirdiklerine inanılır ; fakat uzakdoğuda uğur ejderha ile bir tutulur. Çin'de oniki burçtan biri ejderhadır. Avrupa'da pek çok efsanede kötü karakterdir; fakat uzakdoğuda ejderhaların sonsuz iyilik ve bilgelik getirdiklerine inanılır. Efsanelere göre yumurtlarlar. Bazı mitlere göre yavrularına karşı şaşırtıcı derecede iyi anne olabilirler. Hazine biriktirirler ve onları korurlar."



Lisbeth karakteriyle özdeşleştirirsek ejderha dövmesi, içindeki patlamaya hazır öfke, güç, hırs, öç ifadesinin yerine kullanılmış diyebiliriz. Ejderha kuvvetli ve yumurtlayabiliyor tıpkı Lisbeth gibi. Giydiği kıyafetler dişilikten epey uzak, saçlar içindeki isyanı doğrular şekilde havaya dikilmiş, kaşında dudağındaki piercingler hem kendini suçlama, cezalandırma hem de farklı bir yere ait olmaya duyulan ihtiyaçtan dolayı yerinde kullanılmış. Başkaldırı...

Kadın yanını yadsıma, güçlü olanı seçme isteğinden de filmde biseksüel yanına da değinilmiş. Lisbeth'in barda tanıştığı kadın karşısında  erkek rolünü üstlenmesi, evine götürmesi, muhtemelen klitoris odaklı (kadın pipisi) orgazm yaşaması -ki rahim etkisinden kurtulamamış kadın vajina orgazmını bilmez, yaşayamaz- en sonunda da sayın gazetecimizden epey hoşlanıp, O'na güvenerek, O'nunla kendi isteği ile beraber olması ve en son vajinal orgazm yaşaması -ki bunu ilk kez görürüz- dikkat çekici noktalardı. 

"Film çok basit bitti", "Lisbeth gibi güçlü bir karakter bile aşık olunca sudan çıkmış balığa döndü" "İsveç yapımının yanında bu filmin esamesi okunmaz" vb söylemlere kulağınızı tıkayın, bence bu filmi ya da İsveç yapımı diğer filmi izlemeye çalışın. Ben kendi adıma okuduklarım, araştırdıklarım ışığında Lisbeth'in "hali"ni gayet iyi anlamdırabildim. Yani bana flahbacklerle dönüp dönüp geçmişini göstermesine gerek kalmamıştı. Biraz kuyruk bilimi, cinsel kimlik karmaşası üzerine okumuş, seks içgüdüsünün insan hayatındaki en büyük içgüdü olduğunu bilen arkadaşların  filmi mutlaka seveceğini biliyorum. Saygılar.

28 Şubat 2012 Salı

jack nicholson

Benim için kendisi en en yakışıklı birçok aktörden daha yakışıklı ve karizmatiktir. Bugün O hala yaşarken bi selam çakayım istedim kendisine. O da okuyup gülümsüyor bak. ;)